22 Aralık 2010 Çarşamba

Hayatımı film, bunu da soundtrack yapıcam.

Bunu ben yazabilmeliydim.


Kimler varmış içimde yoklama yaptım.




deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar.


video

17 Aralık 2010 Cuma



Şu hayatta en çok övündüğü şey; her hareketinin mantıklı bir açıklaması olması. Ararsın, açmaz. Neden dersin. Telefonuna en sevdiği şarkıyı melodi yapmış. Çalınca mutlu oluyomuş, Kendini dinlemeye kaptırıyomuş ve o açana kadar kapatıyomuşuz. Canım benim ya. canım. canım.

14 Aralık 2010 Salı

Askerlik Sorunsalı


Er kişilerimiz için askerlik büyük bi dert evet. Ama bizim için değil mi? Ben nefret ediyorum mesela. Önce bi karar aşaması olur, gitsem mi gitmesem mi diye başının etini yer, daha sonra nereye çıkıcak benim kesn Hakkari olur muhabbetleri, hele de ortamda 2 asker adayı varsa dinlen dinlen kaç. Bitmez  o muhabbet. Gittikten sonra vay çok zor, vay çok kötü. Neyse sonra biter, kurtulduk sanırsın ama yok aa cık. Sonra da bitmek tükenmek bilmez askerlik hatırları başlar.

Bu girizgahın ardından erkekleri bi kaç grup altında toplayıp bu askerlik mevzusuna el atıyorum.
  • 1. grup er kişiler: Bunların çok sevdiklerini iddaa ettikleri sevgileri vardır. Askere gitme zamanı yaklaştıkça o sevgi pıtırcığı gider yerine dengesizin teki gelir. Senin için dünyayı yakarım cümleleri yerini ''peki ya ben dönünce olmazsa napıcaz? O zaman sen beni o kadar beklemiş olcaksın ve bu büyük bi stres olucak'' Ah canım benim, hani sen her sabah uyanıp beni görmek istiyodun. Hani bu dünyanın en güzel şeyiyidi? Koca bir tükürük eşliğinde ''şerefsiz'' denilip, terkedilmesi makbuldur. Zaten istediği budur. Sen sağ, o selamet.
  • 2. grup er kişiler: Tanıştığında askere gideceğini bilmezsin. Günler birbirini kovalar, arkadaşlarıyla tanışırsın, her şey süper, daha sonra o arkadaş ağzından baklayı çıkarır ''ehe ehhee siz biliyo musunuz bu adam 2 hafta sonra askere gidicek''. Al sana şokun kralı, güle güle kullan. Hikaye burda bitiyo mu? Tabi ki hayır. Er kişimiz askerde arar, sorar, özledimler, sevgilin yok dimiler havada uçuşurken askerlik biter. Adam ne dönünce arar, ne sen arayınca koşar gelir. Sonunda bi sevgili bulur, yaşasın sivil hayat!
  • 3. grup er kişiler: Bu insanlar etraflarında duyduğu onca şeyden sonra, hayatlarında birisi yokken ve bu son dönemeçte kimseyi de almadan tek başlarına kafaları rahat gider gelirler. Takdir ediyoruz kendilerini. Hepsine benden bi kavanoz nutella!
  • 4. grup er kişiler: Benim hayallerimin erkeği bu grupta. Bu er kişiler, askerliği yapmış bitirmiş, askerlik hatıralarını hatırlamakta zorlanan insanlardan oluşuyo. Kafaları rahat. En sevdiklerim.

İşte böyle. En zayıf halka sıralamasına göre 1. ve 2. grup erkeklerin yanına yaklaşmamanızı ümit eder, öperim.

ps: Hepsi tarafımdan deneyimlendi. Yani hazır  burda yapılmışı var. Siz evde denemeye kalkmayın.


13 Aralık 2010 Pazartesi

Tarçın


  • Yazdan kalanları kapattım artık. Kış geldi, soğuk tanımlarım değişti. İnsanlar kışı neden sever anlamıyorum cümlesini telafffuz etme sıklığım gittikçe artmaya başladı. Yeni insanlar aldım hayatıma. Kareli battaniyelerimizi birleştiririz belki diye. Giderlerse el mahkum kalorifere yanaşırız yine. Kısmet...
  • Yeni yıl yaklaştıkça stres olurum ben. Ama düşündün taşındım. 2010 güzeldi. İstanbul Kültür Başkenti olamadı belki ama 2010 İstanbul Pepper'ın Başkenti oldu nazarımda.
Ps: en güzel yılbaşı, ne giyicem derdi olmadan, stressiz, plansız geçen bi yılbaşı gözümde. Ben evde olurum. Yeni hobim evin camından karı izlemek. Epey yeni ve zevkli bi'şey. Belki sıcak şarap yaparım. Bi kısmını içine atarım tarçınların, bi kısmını koklar, gülümserim sıcacık. Kedilerimi özlerim sonra. Çok özlerim.






Beyaz Delik




İçimin de dışımın da olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı; sanırım 8-9 yaşlarındaydım.

Acıyı, kederi, neşeyi henüz ayrıştırmamıştım.

Hayattı; yekpâreydi. Her şey, bir şeydi.



Sokağın sonuna doğru uzayıp giden bir tepenin ağzına oturmuştu.

Yüzünde yaz esmerliği, ağzını rüzgara karşı açmış; mırıldanıyor muydu yoksa rüzgarı mı yalamaya çalışıyordu? Anlamamıştım.

Beyaz bir yaz günüydü. İlk o gün görmüştüm onu.



Mevsimler birinden öbürüne devrilirken, elimizi arı sokarken, bisikletten düşüp dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya dahil değildi yine de bunlar.

Hayattı, yekpâreydi işte.

Zaman, hayatı parçalara ayırıp "parça parça" görmeye başladığımızda, acı, o yekpâreliği yitirdiğimizde oluşacaktı.

Şimdilik dünya geniş ve ılıktı. Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik.



Gün ortasında yazlık sinemanın arka duvarından atlar, orada kurardım hışırtılı sessizliğimi. Sayamayacağım kadar çok sayıda, yeşilli mavili tahta sandalyelerin arasında, geceden kalmış ve öğlen güneşiyle gevremiş milyonlarca çekirdek kabuğunun ortasına yayılır, ılık güneşin ensemi yalamasına gözlerimi yumardım. Nereden geldiğimin, niye geldiğimin sorusunun olmadığı zamanlardı.

Biz periler o zamanlar en çok ılık, beyaz yaz günlerini severdik.

Kış mart demekti; ve mart hakkında hiç de iç açıcı olmayan bilgilerim vardı.

Mecaz bilmezdim. Annem mart dokuz donludur derdi.

Yazın ilk günleri benim "öylesine oluş"um gibiydi. Ilık ve uçucu, yekpâre ve sonsuz ve doya doya beyaz gün.



Periliğimin yeşil vadisindeydim, uçuşmaktaydım ama sanki vadi bitmekteydi.

Gözüm kendi içime ve dışıma bakmaya ayrılmaktaydı.

Sanki dünyaya "yayılma hali" çatlamaya başlayacaktı.



Bacak boyumun yetmediği bir bisikletle bisiklete binmeyi öğreniyordum.

Bir öğretenim yoktu, karar vermiş kalkışmıştım, o kadar...

Boyumdan büyük heyulayı sürüyerek dışarı çıkartır, bahçe duvarına yaslar, ayağımın altına yerleştirdiğim yüksekçe bir taş yardımıyla atlardım bisikletin tepesine. Pedallara bastığımda, duyduğum tek kuralı uygular, önüme değil ileriye bakardım. Sokağın sonundaki bayıra dek giderdim böylece. Ama sokağın sonunda, her seferinde düşerek inerdim durdurmayı bilemediğim o kocaman tekerlerin üstünden.

Kaş, kafa, diz filan yarardım. Kaşım, kafam, dizim filan acırdı, ve bunların hiçbiri acı değildi.



O günlerden biriydi. Öğlenin ıssızlığı vardı sokakta. Ve ben birazdan düşeceğim noktaya doğru hızla pedal çeviriyordum. Onu tepenin ağzında oturmuş gördüm. Eve, evlere, bahçelere ve hatta ağaçlara olan küsmüşlüğüyle, öylece oturmuş, anneannesi hariç her şeyden istifa etmeyi düşünen yüzüyle karşılaştım. O rüzgarı yalamaya çalışıyordu. Benimse durdurmayı da döndürmeyi de bilemediğim bisikletten düşerek inme vaktim gelmişti.

Toparlanmaya, bacaklarım ve avuç içlerimdeki tozlu acıyı silkelemeye çalışırken beni seyrettiğini ve bana güldüğünü gördüm. Bir de mahcup oluşu; insanın rengi değişiyor, ısısı artıyordu.



Bu ânı böylesine net hatıra etmiş olan zihnim, sonrasını hatırlamıyor. Nasıl oldu da tanışmıştık, ben mi onun yanına gitmiştim yoksa o mu benim yanıma gelmişti, bilmiyorum. Bildiğim bir yabancıya, ötekine yakınlık duymuştum. Esmer tenli, beyaz gülüşlü bir öteki "peri".

En az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalıştım.

Bir şey hoşuna gittiğine gülümserdi.

Gülümsediğinde dünyada bir beyaz delik açılırdı.

Ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım.



Kış (tekrar) gelmişti. İçerilere, yaza benzeyen sıcak odalara, camlarından damlalar süzülen pencere arkalarına geri çağrılmıştık.

Kıştı; büyük sessizliğiydi dünyanın.

Neden, sebep, özlem, isyan tanımazdık. Ve tabii böylece alınganlık ve kırgınlık da. Ne ben onu aradım ne de o beni. Kış gelmişti işte, ve biz içeriye çağrılmıştık o kadar.

Yaz beni kendi vadimden çıkarmış, onun beyaz gülüşüyle tanıştırmış, onunla doyurmuştu.

Ne kıştan yakınacak ne yazı özleyecek sebebim vardı.

Yazlık sinemanın tahta sandalyeleri büyük alanın bir köşesinde üst üste istif edilmiş, üstleri geniş bir naylonla örtülmüştü.

Hayattı; hâlâ yekpâreydi.

Kış gelmişti işte ve biz içeriye çağrılmıştık.
 
Birhan Keskin 

9 Aralık 2010 Perşembe

Kısa-Kısa

  • Vay arkadaş: manik, tik, dildo filmini izlemediyseniz kesinlikle görün derim. Hakkaten eğlenceli, çok zekice esprilerle dolu bi film. Sinemadan çıkıp durağa gidene kadar güldüm.

  • Body Worlds'u duymuşsunuzdur. Bende uzun zamandır gitmek için fırsat kolluyordum ki haftasonu muradıma erdım. Biraz şaşkın, biraz ürkerek gezdim sergiyi ama şöyle diyebilirim ''herkes bu deneyimi yaşamalı''. 
          ps: zürafaya dikkat!

  • Av mevsimini pek bi hevesle bekleyen ben, kimse filmle ilgili bişeyler anlatıp iştahımı kaçırmasın diye vizyona girdiği ilk gün izledim.  Yavuz Turgul'a saygı sonsuz ama bu sefer biraz hayal kırıklığına uğrattı.
  Şener Şen'i izlemek her zaman büyük bi keyif ama Cem Yılmaz'a da hakkını teslim etmek gerek.

  Ps 1: Hayde şarkısından nefret edeceğimizden adım kadar eminim. Zira gördüğüm kadarıyla sıkça paylaşılmaya (!) başlamış!
  Ps 2: Uğur İçbak sen insansan ben neyim? Görüntü yönetmenliğinde Türkiyenin geldiği nokta bu  adam  bence.


  • Lokomotif kültür ve sanat derneği İspanya'nın Losdadae grubunu getirdi İstanbul'a. Biz de Deprenderse gösterisini izleme fırsatı bulduk. İstanbula tek bir gösterim için gelmiş kendileri. Gayet şükela bi gösteriydi.


 Dansçılardan biri, gösteri esnasında fotoğraf çeken birini ''dans ediyoruz, lütfen saygı duy'' diyerek uyardı. Vallahi ben utandım.

Hiç anlamam zaten  gösteriyi izleyip keyfini çıkarmak yerine fotoğraf çekme çabasını.  





Pepper Furnival kültür mantarlarının arasından bildirdi efenim.



2 Aralık 2010 Perşembe

Ben yaptım, oldu!

Selam. Bir konuda çığır açtğımı düşünüyorum. Aksini iddaa eden varsa hodri meydan.

Evet, eski sevgilinin feysuk sayfasına günde150 kere bakmak, onun gitme olasalığı olan yerlere gitmek, blogunu okumak artık hepimizin kanıksadığı şeyler. Ama ben az önce eski sevgilimin yeni yazdığı bilimsel makaleyi okudum. Kafaya bak!? Ne olucaktı adam nanoteknolojinin tekstilde kullanımını anlatırken, Mango kapısında beklemeyi özledim mi yazıcaktı. Ya da makalenin başına Pepper için mi yazıcaktı. Akla gel! Ruh hastası.

Yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkürler. (bkz: yiğit özgür)



 

29 Kasım 2010 Pazartesi

 İddaa ediyorum; her kadın hayatında en az bir kere ''keşke benimde penisim olsa'' demiştir.

Üniversite zamanı. Kalabalık bir grup. Ucuz olduğu için tercih hep ''bira''. Herkesin içki eşiği kendine tabi ama sıra boşaltıma geldi mi o son şansı kullanmak şart. Hesaplar ödenirken wc'yi kaptın kaptın. Kapamadın, beklemiyo tabi adiler. Kingiri kingiri eve yollanırken, er kişiler sırayla köşe başı betonlarını sular. İş te tam o an, senin sidik torban patlamaya yakın, sinirlerin bozulmuş ''ah be, ne vardı benim de penisim olsaydı dersin''

Bkz: Jessica Alba da olsan farketmez. Öyle hopullarsın işte.









25 Kasım 2010 Perşembe

Kuğl tavrınızı boşladınız bayan. Ziro poyint

Şimdi efenim evimin karşısına Mc Donald's açıldı geçen ay. Beni pek ilgilendirmedi bu konu ama kuzenlerim durumdan çok memnun. Artık bende yemek yemek zorunda olmadıklarını söyleyip baya eğlendiler. Neyse geçen gün yine geldiler . Karnınız açsa hazırlıyım bişiler dedim ama riske gerek yok hadi Mc Donald's a gidelim dediler.

Neyse gittik. Kasada pek bir sevimli kızcağızımız siparişlerimizi aldı. O sırada arkamıza bebekli bir bayan geldi ve bizim kuğl kız birden agucuk gucucuk yapmaya başladı. Önce şaşkınlıkla kızın ce eeee yapan yüzünü izledim sonra arkama dönüp en az benim kadar şaşırmış bebeğe baktım. 25 yaşındaki ben ve sanırım henüz bir yaşı olmayan bebeğin bakışlarımızdaki dehşet ifadesi aynıydı.

Olmaz efenim. Bir fast food restoranında yaşanmamalı bu olay. Biz onların aceleci, ordan oraya koşan haline alışmışken yapmasınlar bize bunu. Ellerinizi yüzüne kapatım birden cee eee demek de neyin nesi. Hiç yakıştıramadım, baya da bi yadırgadım. Hatta ayın elamanına aday olabilecek nezakette olan bu kızın kuğl tavrını boşladığını, bir an önce kendini toplaması gerektiğini düşünüyorum.


ps: Bu benim çocuk sevmememden kaynaklanmıyo kesinlikle onu da belirteyim.
ps 2: İtiraf ediyorum yolda, markette şurda burda herhangi bir yerde gördükleri bebeği sevmeye çalışan insanlara da sinir olurum.

23 Kasım 2010 Salı

Olduğum gibi mi görünsem, göründüğüm gibi mi olsam?
 Ah bi karar verebilsem!

12 Kasım 2010 Cuma

Bayram Tatiline Giriyooorummm. Ahanda Girdim.

  • Bir hafta içinde bu kadar çok Beylikdüzüne gitmiş olamam lanetlenmiş olmaktan başka bişeyle açıklanamaz.
  • Bayramda 9 gün tatil yapsak mı yapmasak mı dıye 2 hafta toplantı yapan yere özel şirket,  3 sayfalık yapılacaklar listesini daha tatile gitmeden sinsice masana  koyan adama patron denir.
  • 7 senedir ikinci defa bayramda İzmir'de olamicam. Bizimkiler gelicek nasılsa diye çok umursamamıştım ama bugün sabahtan beri arayıp ''sensiz bayram sabahı kahvaltısı çok tatsız oluyo'' diyen kuzenlerim sayesinde içim buruk.
  • Şekeri, çikületayı ve kırmızı eti pek sevmeyen bi insan olarak holeyoo holeyoo tadında olamadım hiç bayram yaklaşıyor diye.
  • İzmir'deki kitaplığım geliyo artık. Mutluluğu tarifsiz. Ha,  ödünç verir miyim, asla.
  • Kardeşim bi şi istiyo musun diye sordu. Boyoz tabiki, tabiki boyoz. Ooo yeee
  • Bayram sonrası karşısınızda 25 yaşına (bkz:oha) girmiş bi insan olucak. Vayy anasınıı.
  • Süpriz parti istediğimi her sene söylerim. Varsa niyetiniz gün ve saat bildiriniz, partilerim çakışmasın.
  • Ben hala ''bayramda tüm küsler barışır'' lafına inananlardanım. Öpüşün barışın efem.
  • Büyüklerimin ellerinden ( hesap numaram: 358- ....), küçülerimin gözlerinden öpüyor, kaçak danalara, eli bıçaklı deli kasaplara, baklava ye yavrum dıyen ısrarcı teyzelere, kavurma yaptım miss gibi diyip 3 tabak yediren halalara dikkat etmenizi söylerek bayram tatiline giriyorum efenim. Ahanda girdim.
         Sağlıcakla

9 Kasım 2010 Salı

Female Tribute To Tom Waits

Bu yazıyı yazmak için çok uğraştım. Tom waits'i çok severim çünkü. Özel olsun diye uğraştıkça gerildim. Neticede; female tribute içinde dinlemeye doyamadıklarımı sıraladım. Belki severseniz, belki bigün anılarla sarar sarmalarsınız. Ne güzel olur! Keyifle dinleyin efenim.









Linda Thompson-Day After Tomorrow (http://fizy.com/#s/1q0nk4)
Liz Durret- November (http://fizy.com/#s/1mufa6)
Agathe&Fine-Green Grass (http://fizy.com/#s/19x3es)
Diana Krall-The Hearth Of Saturday Night (http://fizy.com/#s/1o38xo)
Clara Bekker-Temptation (http://www.youtube.com/watch?v=FLbC0Eulu_4)
Tori Amos- Time (http://fizy.com/#s/1n20sk)
Norah Jones-Long Way Home (http://fizy.com/#s/103ew7)
10.000 Maniacs-I Hope That I Don't Fall İn Love With You (http://fizy.com/#s/1o8r61)
Cat Power-Sea Of Love (http://fizy.com/#s/1lsatd)
Claire Martin- Old Boyfriends (http://fizy.com/#s/1nelpi)








 

5 Kasım 2010 Cuma

Sebebini merak ettiğim ama sorup cevabını almadığım ne kadar şey varsa hepsi kafamın içinde. Hele gece uyku kaçınca karanlığı fırsat bilip saklambaç oynuyorlar.  Kafamı kaldırıp bakıyorum, yatağım yine cam kenarında ama artık sokak lambasını göremiyorum. Şifonyerin üzerinde akşam boynumdan çıkarıp astığım kolye diğerlerinin yanında yerini almış, mutlu. Bi de kafadakiler için bi askı olsa diyorum. Çıkarsam, assam, mışıl mışıl uyusam.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Grip sezonu açılmıştır. Vatana millete hayırlı olsun efenim.

Yav arkadaş nası bahtsız nası gudubet bi insanım anlamadım. Hani 3 gün tatil, havalar güzel biz de bi adaya gidelim, kafa dinleyelim, bisiklete binelim, akşam İstanbul'a karşı rakı içelim dedik ya hemen yatak döşek hasta olmalıyız. Bırak adaya gitmeyi 3 gün boyuna salondaki kanepeden yatak odama gidecek mecalim yoktu. Allahtan Barış Manço'dan öğrendiğimiz çay var da bir nebze olsun yırtıyoruz. Gerçi ben abartıp nane limon komasına soktum kendimi ama olsun.(bkz: nane limon kabugu evet ama tarcınla zencefılı unutmus, o ayrı)

3 gün boyunca, ekmek bulamadım pasta yedim. Valla bak! Sabah evde bulduğum kuru pastalarla kahvaltı yapıp, üzerine ilaç içtim sayın okur.  Hasta olmanın verdiği duygusallıkla buna bi üzüldüm, sorma gitsin!

Gudubetlike sınır tanımayan ben, dedim ki bi ton film var evde bari bunları izliyim. Canım canım nasıl iyi niyetliyim bak! Len sen gudubetsin, çalışır mı o bilgisayar, hemen bozucak tabi, ne sandın! Dolayısıyla, bu 3 gün boyunca tv'de ne var ne yok izledim. Hiçbirini ayırt etmedim. Anladım ki 40-60 yaş arası evli kimse yok. Herkes bekar, herkes evlenmek istiyo. Bize daha çoookkk var yani.

Mesela Cuma günü bi dizi izledin, hani maazallah unutursun falan  diye Cumartesi tekrarını veriyorlar. Cumartesi izledin mesela, tekrarı Pazar günü. Bi de anlamadığım bi şekilde (heralde oyuncularaç ok para vermeyelim, hazır bunlara para veriyoruz diye düşünündüklerini düşünüyorum.) bi sezon sevgili olanlar, diğer sezon kanka, bi sezon kanlı bıçaklı düşman olanlar yeni sezonda hoopp mutlu mesut evli çift olmuş. Size sesleniyorum, dizi izleyip şaşırmak istiyorum, bi hafta kaçırdım diye diziyi anlamamaktan korkmak istiyorum! Bilmem anlatabildim mi?


Ha bi de Derya Baykal'ın bize kattığı tek şey, aldığın eldiven, atkı, çanta vb şeylere ''aa, ben bunun yapılışını Derya'da gördüm, çok basit, sen onca para verdin kızım'' diyen ama hadi yapsana kırmızısını bana diyince amann uğraştırma beni git al işte diyen anneler yaratmak. Hiç görmedim, orda gördüm bende yaptın diyen birini.


Ali Poyrazoğlu'nun sunduğu bi programa denk geldim dün. Müjdat Gezen'in konuk olmasından mıdır bilmem ziyadesiyle eğlendim. Sonunda izlenebilir bi'şey bulmuş olmanın sevinciyle haftaya noktayı koydum.


ps: grip olan beni arasın. Her türlü ilaç, ot, çöp konusunda bilgi sahibiyim. Ayrıca Nasıl Grip Olunur? isimli bir sunum hazırladım. Çok şık oldu.

ps 2: Kasım geldi. Benim ayım. Ooo yeee!

ps 3: karikatür: mizahvecizgi.com

29 Ekim 2010 Cuma

El Tango De Roxanne


Bu şarkıyı dinlediğimde bu sahne aklıma gelmiyor diyin, bileklerimi keserim.

ps: video'yu yüklemeye çalıştım ama olmadı olamadı. neyseki teknoloji özürlü olduğumu biliyosunuz.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Mesela ben en çok kendimi avutmaktan yoruldum.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Saygı Duruşu

Hediye ettiği kitabın önüne ''Aşklar mı diyordun, anladım. Senin üzüldüğün, benimse yollara düştüğümdür yeniden'' yazmışsa, 2 sene sonra kitabı eline alıp, yazıyı gördüğünde söyleyeceğin söz ''güzeldi yine de'' olmalı.



Ahmet Telli'ye saygılar.

21 Ekim 2010 Perşembe

Yapılacaklar- Yapılmayacaklar Listesi

  • Kahveyi azalt.
  •  Jason mraz-John mayer dinleyerek çalışmaya çalışmaktan vazgeç. Zira çok başarılı değilsin.
  • Kendine sosyal bi partner bul. Sinema, tiyatro ve sergiler için. (Hadi sinemaya gidelim, bu filmi görmeyi çok istiyorum diyosun, bak şurda yeni bi yer açılmış tekila 5 tele diyo ve konu burda kapanıyo. Ya da body worlds'e gitmek istiyorum diyosun, sen şaşırdın heralde 25 teleymiş cevabını alıyosun.)
  • Çift kişilik yatağın olmadığı halde sürekli çift kişilik nevresim takımı almak niye kuzum? Niye?
  • Alnındaki ben bekarım yazısını sil.
  • Haftasonu 80'ler partisine gitmek için Didem'i ikna et.
  • Eşek kadar insan oldun hala eşekle yatıyosun. Çok ayıp. Bkz: eeyore
  • Artık nerde indirim olduğu seni kesinlikle ilgilendirmiyo. Sen vitrinlere takılmadan, dümdüz önüne bakarak yürü.
  • Her sakallıyı beyaz atlı prens sanma. Onlar sakal değil kir!
  • Haftasonu 10 mu yeriz acaba 11 mi diye düşünmek vazgeç. Her zaman olduğu gibi yine baban arayıp, noldu güzel kızım, yüzünde forman gibi kırmızı mı? sorusundan kurtulamicaksın nasılsa. Yeri gelmişken Fenerbahçe'den nefret ediyorum.

ps: bi şarkıya aşık olmak da mümkün.
http://www.youtube.com/watch?v=AzsEzD2fVwE

20 Ekim 2010 Çarşamba

Halet-i Ruhiye'm

Ben sonbahar'ı ilk kez görüyorum İstanbul'da. Pek bi nazlı aslında ama sevdim ben.

Buraya taşındığımdan beri algıyamamıştım aslında bir daha İzmir'e dönmeyeceğimi. İşim burda, evim burda ama benim çoçukluğum orda kaldı sayın okur. Ailem, arkadaşlarım, Güzelyalı'm. Ben Antalya'da üniversite okurken de özlerdim İzmir'i. Benim gitmem lazım diyip kaçardım haftasonu. Nasıl iyi gelirdi. Şimdi sanki bu kadar özlemeye hakkım yokmuş gibi hissediyorum, çok garip. Ben istedim, ben geldim mutsuz değilim ama özlem katlanarak büyüyo sanki.

Artık boğaza aşık bi pepper olucak dediler hep ilk geliğimde. Ben hiç boğaza aşık olmadım, hala da değilim. Burda şehirle beraber nefes alıp vermekten ölesiye mutluyum ama. Bir sürü ritüelim var artık, bi kaç da arkadaşım. Heralde yeterince yalnız kalan insanlar artık yalnızlıktan korkmuyor.Kendiyle yetinmeyi öğreniyor hatta yabanileşiyor bazen. İşte böyle zamanlarda diyorum, anneme sarılsam kocaman, yatsam kucağına. Her şey geçer. Ne var ne yok.

ps: daldan dala atlamışım sanırım.
ps 2: gökhan kırdar- fayton http://fizy.com/#s/1lu6wj

19 Ekim 2010 Salı

Bi Fikrim Var-3

Ferhat Göçer'i, bi gün içmeye götürücem. Sonra dicem ki; efkarlandık be abi hadi bize bi  şarkı söyle. Şarkı bittiğinde ''Abi gördün mü sen şarkı söylerken yüzümüzdeki ifadeyi, o acıyı gördün mü? Yapma bunu bize, n'olur artık şarkı söyleme. Bak arka tarafta iki çocuk kendini denize dökmüş, kıyma bize.''

Bence onu bi daha şarkı söylememesi için ikna edebilirim. Ama yardımınıza ihtiyacım var. Ne dersiniz, hoş olmaz mı?

15 Ekim 2010 Cuma

Kendimizi pamuklara sarıp sarmalamaya öyle alışmışız ki, beklemediğimiz bi tepki alınca hırçınlaşıyoruz. Hepimiz harikayız di mi? Hepimiz hep en iyiyi hakediyoruz. Bizi herkes sevmeli, biz sevmesek bile istediğimizde sessiz sakin çekip gitmeyi bilmeli. Onlar hep olgun olmalı, biz çocukça hareketler yapabiliriz, o ayrı di mi? İlgimizi, sevgimizi fazla göstermeyelim ki hemen kendilerini nimetten saymasınlar ama onlar bize her daima ilgi göstersin, sevgisini hissetttirsin.

Bu kadın erkek mevzusu değil.Arkadaşın, sevgilin, ailen hepsinden anlayış bekliyosun işte. Genel olarak hepimiz egoistiz. Nokta.

12 Ekim 2010 Salı




Sabah uyandığında evin içi en az yatağın kadar sıcaksa, telefonunda günaydın mesajları varsa, ellerin tarçın kokuyorsa, yeni aldığın pembe gömlek sana çok yakışmışsa, inceden inceden yağmur varsa ve sen İstanbul gibi bir yerde evden işe yürüyerek gidebiliyorsan, kulağında 90'lar şarkıları varsa, pastaneden içeri girdiğinde artık ''bi gevrek sar oğlum'' diyorlarsa, işe geldiğinde karanfilli çayın hazırsa, hakkaten hayat güzel.

5 Ekim 2010 Salı

Kafama Takılanlar



Aşktan meşkten bahsetmek haddim diil efenim. Aman şöyle sevdim, şöyle üzüldüm falan. Ama insan hayatın ta kendisiyse, ve insan tavırları bu kadar anlaşılmaz ve değişkense hayat gerçekten zor (bkz: en sevdiğim cedric)

Kafama takılanlar;
  • Şimdi tavlayana kadar etrafında dört dönen, sonra sen aramaya başlayınca müsait değilim canım tipler var ya bence bi kaşık suda boğulmalı.
  • Daha sen sevgili olduğunuzu idrak edememişken canım, balım, hayatım tipler var ya bence bal dolu tekneye kafalarını sokmak suretiyle boğulmalı.
  • Sen yok yapamadım diyince ''ben bunu haketmedim, sana hep iyi davrandım'' diyen tipler var ya; arkadaşım bi denesek ne çıkar diyosun olmuyo diyince bozuluyosun. Yapma bunu, yapma.
  • Ha bi de kazara gerçekten hoşlandıysan yandın. Aman kendini bi naza çekmeler, bi nimetten saymalar. Bi de bunlar genelde sevgilileri yokken, bu tip erkeklere ''şerefsize bak nası naza çekiyo kendini'' diyen tiplerdir. Unutmayınız.
  • Bi de şartlar olgunlaşsın tipler var. Şu an şartlar müsait diil ama ben ölüp bitiyorum der, şartlar olgunlaşınca görünmez adam olur. Biravo.

İçimi döktüm sayın okur, hor görme. Her genç kızın başına gelen şeyler bunlar :)

Ps: Fazıl Say abim kusura bakmasın, en sevdiğim: http://fizy.com/#s/1ai6rm

1 Ekim 2010 Cuma

Sezen Söylüyor


Eylül'den bana kalan kocaman bi hayal kırıklığı oldu. Aslında çok severim...

Kollarımı açtım, Ekim'i karşıladım.

Hoşgeldin.


Ps: O zaman Sezen söylesin----> http://fizy.com/#s/1aaimh
Sonbahar da hediye gibi geldin, hoşgeldin demiş hatun. Daha ne desin! 


29 Eylül 2010 Çarşamba

Pencere Önü Çiçeği

Bülent Ortaçgil'e olan sevgim, saygım kelimelerle anlatabileceğim bi'şi değil gerçekten. Her şarkısı harika, kendisi bi o kadar sıcak, alçak gönüllü, sanatçı gerçekten.

Ama bi şarkısının yeri ayrı. İstanbula yeni geldiğim zamanlarda Kadiköy- Nazım Hikmet'te verdiği konserde dinlemeye fırsat bulduğum, içimi titreten şarkı;

http://fizy.com/#s/1ajbub

Pencere önünde


Arkadaştan ayrı

Porselen saksıda

Bir süs çiçeği



Evin hanımı

Her akşamüstü

Su ve güneş sunar

Entellektüel



Pencere önü çiçeğine

Ne ansızın yağmur ne gökkuşağı

Ne dipdiri sabah, gözyaşı



Ne şebnem görmüştür ne kırağı tanır

Ama iyi konuşur, kitap gibi

Rastgele çiçeklere şöyle bir bakar

Cansız cam ardından, tül perdelerden



Pencere önü çiçeğine

Ne mecburen güneş ne karakış

Ne dopdolu bahar ürpertisi



Zorlu bir rüzgarla boynu hiç kıvrılmaz

Haylaz çocuklarca hiç koparılmaz

Gece çökünce açılır lambalar

Öteki çiçekler ay ışığındalar

 
 
PS: Erkan oğur'un yorumu da takdire şayandır.

23 Eylül 2010 Perşembe

Galata'nın Yolları Taştan



Galata Kulesi olmasa İstanbulu bu kadar sever miydim bilmiyorum. Evet, Boğaz, Kız Kulesi, Ortaköy, Taksim ama Galata'nın yeri ayrı.





Karaköy'de vapurdan inip, yukarıya Taksim'e çıkan o yola hayranım. Sanırım Kuledibi deniyor oralara. 

Alıyorum kendime bi duble taze sıkılmış greyfurt suyu, yukarı çıkana kadar fırt fırt fırt içiyorum, ohh mis. Bu sırada bi yandan da sağlı sollu eski eşyalar satan tezgahları geziyorum. Bazıları çok dökük olsa da (kafası koparılmış trol gördüm geçen gün :)) bazen çok tatlı şeyler bulabiliyosunuz.






Galatanın önündeki küçük kafelerin tadı da bi başka. Nasıl efil efil esiyodu yaz akşamları. Bir de darbuka çalan sokak çalgıcıları varsa yakınlarda, tadından yenmez.







Komodo merdivenlerini ilk gördüğümde sanırım bir iki dakika ağzım açık kalmıştı. Sonradan öğrendiğim üzere, dönemin en zengin işadamlarından biri evi ve Karaköy arasındaki mesafeyi daha kısa zamanda ve rahatça gidebilmek için yaptırmış bu asimetrik merdivenleri ve kendi adını vermiş! bkz:şaşırdım


Pepper Furnival Galatadan bildirdi.

Ps 1:  Bir de o yolda bı yer var ki. Of off. İddaa ediyorum yiyip yiyebileceğiniz en güzel tavuklu pilav. Galataya çıkan o yokuşta, solda küçücük bir dükkan. O kadar küçük ki içeriye masa sığmıyor. Yolun kenarındaki küçük taburelere oturup yiyorsunuz pilavınızı. Bu sırada yoldan gelip geçen turistlere, bıçkın delikanlılara bakarak eğlenmek te cabası.Valla tükanın adını bilmiyorum. Yer tarif etme özürlü olduğum için anlamadıysanız daha açık tarif etmeye çalışırım.

Ps 2: Resimler: @deviantart-İrem Gülersönmez, sezgihan.blogspot.com

Ps 3: Finükiler için: http://www.futuristika.org/trend/gezimekan/funikuler/

PS 4: Ben daha ayrıntılı bilgi istiyorum derseniz bi göz atın bence: http://gezginbora.blogspot.com/2010/05/karakoy-galata-pera.html

Ps 5: Trol bebekleri unutmadınız di mi? bkz:





21 Eylül 2010 Salı

İtiraf.com








  • Yeni aldığım topuklu ayakkabıları bütün akşam evin içinde  giyip geziyorum.
  • Kış geldiğinde çoraplarımı dizimin altına kadar çekip pijamamı da içine sokuyorum. Bi de altında pofidik  ev botları. oh mis.
  • Eve misafir gelmicek olsa yaklaşık ayda 1 temizlik yaparım.
  • Çok güzel bi adamın yanında çirkin bi kız gördüğümde hep aynı cümleyi kurarım ''kim bilir nasıl tavladı kaşar''. evet kendimden utanıyorum.
  • Alışverişte çok beğendiğim bi elbisenin fiyatını görüp şok geçirdiğimde ''amann zaten bana hiç yakışmazdı'' diyip kendimi kandırmaya çalışıyorum.
  • Parfümümü soran herkese farklı bi'şi uydurup söylüyorum. bkz: + parfümüm mü, şeyy chloe   -hıı, hiç benzemiyo ama  +e herkesin teninde farklı kokuyo tabi.

PS: Aklıma geldikçe yazıcam ben, sizde yazın ;)

20 Eylül 2010 Pazartesi

Fena Halde Pepper


Efenim sahaf festivalinin yapılacağını duyduğum günden beri bir hevesle bekliyordum. Nihayet muradıma erdim cumartesi günü. Festivalinin girişine çok hoş bir kapı yapmışlar, geçerken bile eğleniyor insan. Sonrası zaten cennet gibi. 74 tane sahaf varmış. Dükkanlarında 8-10 teleye satttıkları kitapları 5 liraya satıyorlar. 2-3 lira standlarında da güzel kitaplar bulmak mümkün. Benim 3 tane kitabım oldu. Atilla İlhan-Fena Halde Leman,Frank McCourt-Angela'nın Külleri ve Jack London-Beyaz Diş.


Eğer bi pikapa sahipseniz (sizi çok kıskanıyorum!) çok güzel plaklar var. Bir de eski film afişleri ve eski kaset kapakları eminim sizi çok eğlendiricek.



 Festival, 28 Eylül 2010 tarihine kadar açık kalacak ve her gün saat 10.00-24.00 arası fuarı ziyaret edebilecek. Tavsiye edilir, gidiniz görünüz efem.




 


Pepper Furnival Taksim Gezi Parkı'ndan bildirdi...





Ps : Başlık için kusura bakmayın. Kitabın etksininde kalıp fena halde özentilik yaptım.


13 Eylül 2010 Pazartesi

Biutiful


Sıkı hayranı olduğum Alejandro Gonzales İnarritu'nun aşığı olduğum kişilik Javier Bardem'i başrolünde oynattığı Biutiful filmi 19 Kasım'da vizyona gircekmiş. Bence bu bana doğum günü hedayesi. Yirim yirimmm

Filmin  konusu kısaca şöyle: Barcelona’da geçen hikâyede, Javier Bardem, Uxbal adında kanuna aykırı işleri yüzünden başı polisle derde giren bir adamı canlandırıyor. Uxbal, zorunlu olarak yaptığı yasadışı işlerle para kazanmaya çalışan sorunlu ama sadık ve duyarlı bir babadır…

ps: Javier Bardem'in Cannes'da  bu filmdeki rolüyle en iyi erkek oyuncu ödülünü aldığını söylemezsem ölürüm.

Bi Fikrim Var-2



Şu çift olarak gelirsen indirimli muhabbeti yok mu ona deli oluyorum. Bekarız ya vur yüzümüze di mi? Tango kursu varmış, çift gelirsen kişi başı 150 tele yalnızsan 250 tele. Tatile gitmek istersen; odayı çift kişi kullanırsan 100 tele tek başına kalcaksan yine 100 tele. Diyo ki: kızım ne işin var tek başına tatilde, tango kursunda falan. Neyine senin bunlar otur oturduğun yerde
 Bunlar içinde bi planım var;
Antalya'da adını vermek istemediğim bir disko var. Bu diskoyu önce 15-25 yaş arası abaza yurdum gençliğiyle doldurucam, sonra bunlara limitsiz yerli içki vericem. Bir kaç saat sonra bu indirimleri akıl edenlere Adriana Lima maskesi takıp içeri salıcam. Ne dersiniz, hoş olmaz mı?

İzmir'den Tatil Manzaraları

  • Ne yalan söyliyim evde en çok özlediğim şey kitaplığımmış. Karşısına geçip oturmayı bile özlemişim. Tez zamanda kitaplığımı İstanbula taşımam gerek.evet.
  • Kordon'da rakı keyfi (ki 4 tane dulcuk kızsanız) paha biçilmez. Ama hesap için master card olsa fena olmazdı.
  • 9 Eylül kutlamaları ciddi şekilde fiyaskoydu. Sıkıntıdan kendimi denize dökücektim vallahi.
  • Metro çalışmaları yüzünden trafik alt üst olmuş gerçekten. Kendi memleketimde turist muamelesi gördüm sayesinde.Değişen otobüs numaraları, duraklar...
  • Biranın yanında turşu yemeyi deli gibi özlemişim. Zira adamların turşu stoğunu tüketmiş olabilirim bir gecede.
  •  Yarı final gecesini bahçede semevar eşliğine geçiricem diye sevinirken küçük kardeşimin bir bardak sıcacık çayı boynudan aşağı dökebileceği ihtimali düşünsem gidermiydim hiç. Kırar kıçımı otururdum evde.
  • Güzelyalı köprüsü güzelliğininden hiç bi'şi kaybetmeyen nadide yerlerden. Evime çok yakın olması dolayısyla hatıralar sarmış dört bir yanımı moduna soksa da vazgeçmem.
  • Bu yaz  ''pepper'ın denize parmağının ucunu bile sokmadan geçirdiği yaz'' olarak mazime altın harflerle yazıldı. Taitil boyunca günlük güneşlik olan hava, ben ''yarın denize gidlim'' deyince yağmura dönüyorsa sanırım kaderime küsmeliyim.
  • Bir de halk oylaması sonucunda İzmir'li olmakla bir kez daha gurur duyduğumu söylemeden geçemicem. İstanbul'un evet-hayır çekişmesinden çok uzakta olan şehir, yine kendine yakışanı yaptı.

7 Eylül 2010 Salı

Madde ve Işık Sergisi


Uzun zamandır görmek istediğim fakat bir türlü fırsat bulamadığım bir sergi vardı: Madde ve Işık. Duymuşsunuzdur mutlaka. Haftasonu arkadaşlarımı Terkos'tan  çıkarmayı başardığım bir ara sergiyi gezme fırsatı buldum. Sinemaya meraklı ama ''ışık çok teknik yeaaa'' diyip, kitapların ışığı anlatan kısımlarını hoooop diye geçen benim için çok mucizevi ve hoştu. Yanımdaki sinemacı arkadaşım ''bu kadar mucizevi bi'şi yok şimdi bu foton ışıklar bla bla bla '' diye konuşup durmasaydı daha eğlenceli olurdu ama neyssee. bkz:çekememezlik. Önce 5. kata çıkıyorsunuz asansörle, bu katı gezdikten sonra (bkz: 2. resim) yangın merdiveniyle 6. kata ve daha sonra merdivenlerle her katı gezerek aşağı iniyorsunuz. Gerçekten harika bi atmosferi var, kaçırmayın efenim. Sergi Borusan Müzik Evi'nde @Taksim. Ayın 9'u son gün ve yoğun ilgi dolayısıyla pazar günü de açık.



Bunlar da sergiden;




Bu da broşürden;
“MADDE-IŞIK sergisi, medya sanatında sezgiye, fizikselliğe ve duyulara dayalı, insan vücudunu sanat deneyiminin merkezinde tutan yeni yönelimlere tanıklık ediyor ve elektronik akademizmi kenara itiyor. Yapıtların bazıları madde ve ışığın işbirliğine dayalı deneyimler sunarken, bazıları bu iki öğe arasındaki sürtüşmeden doğuyor. Kiminde Madde Işık’a, kiminde Işık Madde’ye dönüşüyor.”



Pepper Furnival Borusan Müzik Evi'nden bildirdi.

3 Eylül 2010 Cuma

Çok eskiden, çok aşıkken.




Aslında kıskanç bi insan değilimdir ama benden size tavsiye iyi kalemi olan bi adamla sevgili olmayın. Zira; sizin harika bulduğunuz yazıları yazdıranların da ''bir zamanlar kendini çok sevdirmiş,sevmiş'' kadınlar olduğunu düşünmek fena. Adamın bir zamanlar hissettiklerini, hissetirilenleri kıskanıyosun. Hastalık gibi, anlatması çok zor. Az önce bi blogu okurken hatırladım bu duyguyu. Adam döktürmüş, bense yazdıran kim acaba dıye düşünüyorum.

Pepper Furnival geçip giden oooo zamanlardan bildirdi.

1 Eylül 2010 Çarşamba

Tenk yu falan

Blogu oluşturup yazmaya başlayalı 1 ay oldu. Ne kadar geveze olduğumu 1 ayda 20 yazı ile kanıtlamış bulunmaktayım sanırım. Hor görmediniz, fotoğrafları bile düzenleyemiyo, de/da yı ayıramıyo demediniz okudunuz, yorumladınız, teşekkürü borç bilir, öperim.

PS: Desteklerinden dolayı ballı kaymaklı öpücükler: @stuven, @yosistanbul, @selçuk, @oguzhandursun, @andacsenyurt, @medenicesaret, @NzN, @atoshh

PS 2:Unuttuklarım varsa kusuruma bakmasın piliz.

Tavsiye

Kısa ve net bi uyarı yapıcam.

Senin ne yaptığını merak ettiğinden emin olmadığın birine sakın ''çok yoruldum yatayım artık'' ya da ''işleri de yetiştiremedim poff'' ya da ''bugün şuraya gidicem'' gibi mesajlar atma. Zira mesajı okuyup ''ne şimdi bu'' deme ihtimali çok yüksek ve her ne için çabalıyorsan no way bebişim.

Bir dost.

31 Ağustos 2010 Salı

Evim Evim Güzel Evim

Uzun zamandır heyecanımı paylaştım, şimdi de evden bi'şiler paylaşmak istedim. 


                                                                          
                                                                         

      

PS1: Yüklediğim fotoğrafları bile isteiğim gibi düzenleyemezken blog benim neyime arkadaş. ühü ühüh ühhüüüüü
PS 2: Tuzlukların adı romantik tuzluk. Bi heves alıyosun, ama o kadar ufak delmişler ki ne tuz dökebilyosun ne karabiber. İsyan ediyorum vallahi.
PS 3: Tablo çok sevdiğim arkadaşlarımın hedayesi. Taaa Antalayalardan. Sağolun varolun efem.
PS 4: Dolabın üstüne yapıştırdığum uğur böcüğü o kadar küçük değil aslında. Ayrıca; kırmızıya boyama hayalimden vazgeçmedim, yapıcam.
PS 5: Göründüğü kadar kokoş değilim aslında. Valla bak
PS 6: Uzun zamandır aradığım Capote kitabını bulmamı sağlayan arkadaşıma teşekkürü borç bilirim.
PS 7:Gördüğünüz üzere artık kahve fincanım da var. Çıkın çıkın gelin bkz: seda sayan
PS 8: Şu aptal gülen surat da çaydanlık altı. Ben de gördükçe gülüyorm.

24 Ağustos 2010 Salı

Bugün




Hani kötü bir rüya görürken uyanmaya çalışır uyanamazsın, zar zor uyandığında kendini tutamaz tekrar dalarsın ve o iğrenç rüyaya kaldığın yerden devam edersin ya. Heh işte, o güzel rüyalarda hiç aynısı olmaz. Sıkarsın gözlerini biraz daha uzun sürsün, uyanmıyım diye ama yok aa cık olmaz.Bana göre bugün hayatın tanımı bu işte.

Son zamanlarda hiç bu kadar kötü uyanmamış, güne bu kadar rezil başlamamıştım. Saat olmuş 10:30 hala lanet bi gün. Umarım bu günü değiştiricek bi'şi olur zira hayatımın en iğrenç günleri tablosuna adını altın harflerle yazdırma ihtimali çok yüksek. İçinizi kararttım kusuruma bakmayın artıkın.

Ps: Inception'ın etkisi olduğunu sanmıyorum bu durumun. Benimkiler bildiğin kabustu.

20 Ağustos 2010 Cuma

Kıl Oldum Abi

Bir zamanların azan, coşan deli Tarkan'ına, hüp diye içine çek beni diyen seksi adamına noldu yaa. Günlerdir ''ayda yılda bir olsa da muhakkak ara'' diye yalvarırken,  ''ben hiç haketmedim ki böyle unutuluşu'' diye sızlanırken, ''ne kadar çok uğraşsan da, beni kırmaya çalışsan da, senden ayrılmam mümkün değil'' diye saçmalarken duyuyorum, hiç hoşuma gitmiyor. Tarkan! Sözüm sana, silkelen kendine gel yavrum. Hadi kuzum, hadi  bidenem.





Ps 1: Kuzu kuzu klibinin de gönlümüzde yeri ayrıdır. Söylemeden geçemicem. bkz: oyna yavrumm

Ps 2: Bu da klibi. Bu kıyağımı da unutmayın.http://www.dailymotion.com/video/x56ez3_tarkan-kuzu-kuzu_music

19 Ağustos 2010 Perşembe

Bi Fikrim Var



Hani seninle dışarı çıkmak için 10 takla atan, buluşucağınız gün sen ''biraz işim çıktı geç kalabilirim'' dediğinde ''8'e kadar haber ver mutlaka, başka bi planım daha olabilir'' ya da sen ''yarın görüşelim olmazsa'' dediğinde ''aa, benim yarın arkadaşlara sözüm var'' diyen tiplemeler var ya...

Heh işte onlarla ilgili şöle bi fikrim var.

Şimdi bunları bı odaya kapatıp, yan taraftaki okuldan çaldığım kara tahtayı (okulun hademesini tanıyorum valla çok kral adam) odanın en güzide köşesine koyup, takma tırnaklarımı takıp, tahtanın üstüne bir aşağı bi yukarı, bi sağa bi sola gezdirmek suretiyle çıldırtmayı planlıyorum. Ne dersiniz, hoş olmaz mı?

Ps 1: Hademe abiye ve bana kışın şu çocukların taktığı tavşanlı kulaklıklar var ya onlardan takıcam.

Ps 2: Derya Baykala söylesem belki bize yapar iki kulaklık. Neden olmasın?

Ps 3: Sizinde varsa odaya getirmek istedikleriniz, seve seve kabul ederim efem.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Çoktan Seçmeli

Yeni evde yaşanan can sıkıcı durumlar:

a)Açlıktan karnın kazınıp, makarna yapıp, üzerine döküceğin mısırın hayalini kurarken bir süzgecin olmadığını farketmek.

b)Kadıköy'deki Kuru Kahveci Mehmet Efendiden aldığın kahvenin kokusu çantana ve açıp kapadıkça tüm otobüse yayıldıkça, eve gitsem de bi kahve yapıp içsem diye düşünerek eve hoplaya zıplaya gidip, kahveyi yaptıktan sonra kahve fincanının olmadığını farketmek.

c)Taşındığın eve giden otobüslerin, dolmuşların durağını ararken helak olmak ve dolmuş ara sokaklara girince panik olup ''ııı,şeyyy, şöför bey hanı şuraya gidiyodunuz'' diyip rezil olmak. bkz: 7 aylık doğmak.

d)Aldığın japon lambasını takmayı becerememek ve salonun bi köşesine atmak.

e) Evin temizliğinden ''sadece senin sorumlu olduğunu'' yeni idrak etmek.





Ben seçemedim efenim hangisi daha can sıkıcı. Buyrun siz seçin.