22 Aralık 2010 Çarşamba

Hayatımı film, bunu da soundtrack yapıcam.

Bunu ben yazabilmeliydim.


Kimler varmış içimde yoklama yaptım.




deliler çıktı, cellatlar bir de şeytanlar.


video

17 Aralık 2010 Cuma



Şu hayatta en çok övündüğü şey; her hareketinin mantıklı bir açıklaması olması. Ararsın, açmaz. Neden dersin. Telefonuna en sevdiği şarkıyı melodi yapmış. Çalınca mutlu oluyomuş, Kendini dinlemeye kaptırıyomuş ve o açana kadar kapatıyomuşuz. Canım benim ya. canım. canım.

14 Aralık 2010 Salı

Askerlik Sorunsalı


Er kişilerimiz için askerlik büyük bi dert evet. Ama bizim için değil mi? Ben nefret ediyorum mesela. Önce bi karar aşaması olur, gitsem mi gitmesem mi diye başının etini yer, daha sonra nereye çıkıcak benim kesn Hakkari olur muhabbetleri, hele de ortamda 2 asker adayı varsa dinlen dinlen kaç. Bitmez  o muhabbet. Gittikten sonra vay çok zor, vay çok kötü. Neyse sonra biter, kurtulduk sanırsın ama yok aa cık. Sonra da bitmek tükenmek bilmez askerlik hatırları başlar.

Bu girizgahın ardından erkekleri bi kaç grup altında toplayıp bu askerlik mevzusuna el atıyorum.
  • 1. grup er kişiler: Bunların çok sevdiklerini iddaa ettikleri sevgileri vardır. Askere gitme zamanı yaklaştıkça o sevgi pıtırcığı gider yerine dengesizin teki gelir. Senin için dünyayı yakarım cümleleri yerini ''peki ya ben dönünce olmazsa napıcaz? O zaman sen beni o kadar beklemiş olcaksın ve bu büyük bi stres olucak'' Ah canım benim, hani sen her sabah uyanıp beni görmek istiyodun. Hani bu dünyanın en güzel şeyiyidi? Koca bir tükürük eşliğinde ''şerefsiz'' denilip, terkedilmesi makbuldur. Zaten istediği budur. Sen sağ, o selamet.
  • 2. grup er kişiler: Tanıştığında askere gideceğini bilmezsin. Günler birbirini kovalar, arkadaşlarıyla tanışırsın, her şey süper, daha sonra o arkadaş ağzından baklayı çıkarır ''ehe ehhee siz biliyo musunuz bu adam 2 hafta sonra askere gidicek''. Al sana şokun kralı, güle güle kullan. Hikaye burda bitiyo mu? Tabi ki hayır. Er kişimiz askerde arar, sorar, özledimler, sevgilin yok dimiler havada uçuşurken askerlik biter. Adam ne dönünce arar, ne sen arayınca koşar gelir. Sonunda bi sevgili bulur, yaşasın sivil hayat!
  • 3. grup er kişiler: Bu insanlar etraflarında duyduğu onca şeyden sonra, hayatlarında birisi yokken ve bu son dönemeçte kimseyi de almadan tek başlarına kafaları rahat gider gelirler. Takdir ediyoruz kendilerini. Hepsine benden bi kavanoz nutella!
  • 4. grup er kişiler: Benim hayallerimin erkeği bu grupta. Bu er kişiler, askerliği yapmış bitirmiş, askerlik hatıralarını hatırlamakta zorlanan insanlardan oluşuyo. Kafaları rahat. En sevdiklerim.

İşte böyle. En zayıf halka sıralamasına göre 1. ve 2. grup erkeklerin yanına yaklaşmamanızı ümit eder, öperim.

ps: Hepsi tarafımdan deneyimlendi. Yani hazır  burda yapılmışı var. Siz evde denemeye kalkmayın.


13 Aralık 2010 Pazartesi

Tarçın


  • Yazdan kalanları kapattım artık. Kış geldi, soğuk tanımlarım değişti. İnsanlar kışı neden sever anlamıyorum cümlesini telafffuz etme sıklığım gittikçe artmaya başladı. Yeni insanlar aldım hayatıma. Kareli battaniyelerimizi birleştiririz belki diye. Giderlerse el mahkum kalorifere yanaşırız yine. Kısmet...
  • Yeni yıl yaklaştıkça stres olurum ben. Ama düşündün taşındım. 2010 güzeldi. İstanbul Kültür Başkenti olamadı belki ama 2010 İstanbul Pepper'ın Başkenti oldu nazarımda.
Ps: en güzel yılbaşı, ne giyicem derdi olmadan, stressiz, plansız geçen bi yılbaşı gözümde. Ben evde olurum. Yeni hobim evin camından karı izlemek. Epey yeni ve zevkli bi'şey. Belki sıcak şarap yaparım. Bi kısmını içine atarım tarçınların, bi kısmını koklar, gülümserim sıcacık. Kedilerimi özlerim sonra. Çok özlerim.






Beyaz Delik




İçimin de dışımın da olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı; sanırım 8-9 yaşlarındaydım.

Acıyı, kederi, neşeyi henüz ayrıştırmamıştım.

Hayattı; yekpâreydi. Her şey, bir şeydi.



Sokağın sonuna doğru uzayıp giden bir tepenin ağzına oturmuştu.

Yüzünde yaz esmerliği, ağzını rüzgara karşı açmış; mırıldanıyor muydu yoksa rüzgarı mı yalamaya çalışıyordu? Anlamamıştım.

Beyaz bir yaz günüydü. İlk o gün görmüştüm onu.



Mevsimler birinden öbürüne devrilirken, elimizi arı sokarken, bisikletten düşüp dizlerimizi kanatırken canımıza bir şey olurdu; hissederdim. Ama acıya dahil değildi yine de bunlar.

Hayattı, yekpâreydi işte.

Zaman, hayatı parçalara ayırıp "parça parça" görmeye başladığımızda, acı, o yekpâreliği yitirdiğimizde oluşacaktı.

Şimdilik dünya geniş ve ılıktı. Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik.



Gün ortasında yazlık sinemanın arka duvarından atlar, orada kurardım hışırtılı sessizliğimi. Sayamayacağım kadar çok sayıda, yeşilli mavili tahta sandalyelerin arasında, geceden kalmış ve öğlen güneşiyle gevremiş milyonlarca çekirdek kabuğunun ortasına yayılır, ılık güneşin ensemi yalamasına gözlerimi yumardım. Nereden geldiğimin, niye geldiğimin sorusunun olmadığı zamanlardı.

Biz periler o zamanlar en çok ılık, beyaz yaz günlerini severdik.

Kış mart demekti; ve mart hakkında hiç de iç açıcı olmayan bilgilerim vardı.

Mecaz bilmezdim. Annem mart dokuz donludur derdi.

Yazın ilk günleri benim "öylesine oluş"um gibiydi. Ilık ve uçucu, yekpâre ve sonsuz ve doya doya beyaz gün.



Periliğimin yeşil vadisindeydim, uçuşmaktaydım ama sanki vadi bitmekteydi.

Gözüm kendi içime ve dışıma bakmaya ayrılmaktaydı.

Sanki dünyaya "yayılma hali" çatlamaya başlayacaktı.



Bacak boyumun yetmediği bir bisikletle bisiklete binmeyi öğreniyordum.

Bir öğretenim yoktu, karar vermiş kalkışmıştım, o kadar...

Boyumdan büyük heyulayı sürüyerek dışarı çıkartır, bahçe duvarına yaslar, ayağımın altına yerleştirdiğim yüksekçe bir taş yardımıyla atlardım bisikletin tepesine. Pedallara bastığımda, duyduğum tek kuralı uygular, önüme değil ileriye bakardım. Sokağın sonundaki bayıra dek giderdim böylece. Ama sokağın sonunda, her seferinde düşerek inerdim durdurmayı bilemediğim o kocaman tekerlerin üstünden.

Kaş, kafa, diz filan yarardım. Kaşım, kafam, dizim filan acırdı, ve bunların hiçbiri acı değildi.



O günlerden biriydi. Öğlenin ıssızlığı vardı sokakta. Ve ben birazdan düşeceğim noktaya doğru hızla pedal çeviriyordum. Onu tepenin ağzında oturmuş gördüm. Eve, evlere, bahçelere ve hatta ağaçlara olan küsmüşlüğüyle, öylece oturmuş, anneannesi hariç her şeyden istifa etmeyi düşünen yüzüyle karşılaştım. O rüzgarı yalamaya çalışıyordu. Benimse durdurmayı da döndürmeyi de bilemediğim bisikletten düşerek inme vaktim gelmişti.

Toparlanmaya, bacaklarım ve avuç içlerimdeki tozlu acıyı silkelemeye çalışırken beni seyrettiğini ve bana güldüğünü gördüm. Bir de mahcup oluşu; insanın rengi değişiyor, ısısı artıyordu.



Bu ânı böylesine net hatıra etmiş olan zihnim, sonrasını hatırlamıyor. Nasıl oldu da tanışmıştık, ben mi onun yanına gitmiştim yoksa o mu benim yanıma gelmişti, bilmiyorum. Bildiğim bir yabancıya, ötekine yakınlık duymuştum. Esmer tenli, beyaz gülüşlü bir öteki "peri".

En az benim kadar sessizdi. Benden de sessizdi. Kendi sessizliğimi bir kenara koyup, onun bana dokunan sessizliğini kırmaya çalıştım.

Bir şey hoşuna gittiğine gülümserdi.

Gülümsediğinde dünyada bir beyaz delik açılırdı.

Ben o yaz o beyaz delikten içeri atladım.



Kış (tekrar) gelmişti. İçerilere, yaza benzeyen sıcak odalara, camlarından damlalar süzülen pencere arkalarına geri çağrılmıştık.

Kıştı; büyük sessizliğiydi dünyanın.

Neden, sebep, özlem, isyan tanımazdık. Ve tabii böylece alınganlık ve kırgınlık da. Ne ben onu aradım ne de o beni. Kış gelmişti işte, ve biz içeriye çağrılmıştık o kadar.

Yaz beni kendi vadimden çıkarmış, onun beyaz gülüşüyle tanıştırmış, onunla doyurmuştu.

Ne kıştan yakınacak ne yazı özleyecek sebebim vardı.

Yazlık sinemanın tahta sandalyeleri büyük alanın bir köşesinde üst üste istif edilmiş, üstleri geniş bir naylonla örtülmüştü.

Hayattı; hâlâ yekpâreydi.

Kış gelmişti işte ve biz içeriye çağrılmıştık.
 
Birhan Keskin 

9 Aralık 2010 Perşembe

Kısa-Kısa

  • Vay arkadaş: manik, tik, dildo filmini izlemediyseniz kesinlikle görün derim. Hakkaten eğlenceli, çok zekice esprilerle dolu bi film. Sinemadan çıkıp durağa gidene kadar güldüm.

  • Body Worlds'u duymuşsunuzdur. Bende uzun zamandır gitmek için fırsat kolluyordum ki haftasonu muradıma erdım. Biraz şaşkın, biraz ürkerek gezdim sergiyi ama şöyle diyebilirim ''herkes bu deneyimi yaşamalı''. 
          ps: zürafaya dikkat!

  • Av mevsimini pek bi hevesle bekleyen ben, kimse filmle ilgili bişeyler anlatıp iştahımı kaçırmasın diye vizyona girdiği ilk gün izledim.  Yavuz Turgul'a saygı sonsuz ama bu sefer biraz hayal kırıklığına uğrattı.
  Şener Şen'i izlemek her zaman büyük bi keyif ama Cem Yılmaz'a da hakkını teslim etmek gerek.

  Ps 1: Hayde şarkısından nefret edeceğimizden adım kadar eminim. Zira gördüğüm kadarıyla sıkça paylaşılmaya (!) başlamış!
  Ps 2: Uğur İçbak sen insansan ben neyim? Görüntü yönetmenliğinde Türkiyenin geldiği nokta bu  adam  bence.


  • Lokomotif kültür ve sanat derneği İspanya'nın Losdadae grubunu getirdi İstanbul'a. Biz de Deprenderse gösterisini izleme fırsatı bulduk. İstanbula tek bir gösterim için gelmiş kendileri. Gayet şükela bi gösteriydi.


 Dansçılardan biri, gösteri esnasında fotoğraf çeken birini ''dans ediyoruz, lütfen saygı duy'' diyerek uyardı. Vallahi ben utandım.

Hiç anlamam zaten  gösteriyi izleyip keyfini çıkarmak yerine fotoğraf çekme çabasını.  





Pepper Furnival kültür mantarlarının arasından bildirdi efenim.



2 Aralık 2010 Perşembe

Ben yaptım, oldu!

Selam. Bir konuda çığır açtğımı düşünüyorum. Aksini iddaa eden varsa hodri meydan.

Evet, eski sevgilinin feysuk sayfasına günde150 kere bakmak, onun gitme olasalığı olan yerlere gitmek, blogunu okumak artık hepimizin kanıksadığı şeyler. Ama ben az önce eski sevgilimin yeni yazdığı bilimsel makaleyi okudum. Kafaya bak!? Ne olucaktı adam nanoteknolojinin tekstilde kullanımını anlatırken, Mango kapısında beklemeyi özledim mi yazıcaktı. Ya da makalenin başına Pepper için mi yazıcaktı. Akla gel! Ruh hastası.

Yapımda ve yayında emeği geçen herkese teşekkürler. (bkz: yiğit özgür)